‘Danimarka’ Kategorisi için Arşiv
fra bondesøn til natochef
This was the programme I saw on tv last week-end..
Anders Fogh Rasmussen has surprised me three times since I came to Denmark:
1) At European Movie Awards Festival beg/2009. He arrived with his wife. She was involved in “Vild Med Dans ” TV-show and of course she was in the spotlight. Well, after some photo shoots they came in and just disappeared in the crowd. They looked like they were ordinary guests. If I had not known he was the prime minister of Denmark, I would have thought he was a celebrity whose fame was fading. He played a low key. So modest and positive. Comparing him to his counterpart in Turkey, wow a difference that would stun the world! Our PM is not made of flesh and blood. He is made of EGO and Anger..
2) His firm stance about the Turkish PM’s opposition against his Nato general secretary candidacy. He said he has respect for Islam and he has not yet apologized to Turkey. He proved to be a man of principles, and firm believer of expression of thought.
3) The TV show whose title I have chosen as my post title. It means : from farmer’s son to nato chief. The documentary starts with him on bike cycling in Jutland’s green landscape. It also finishes the same way.He is cycling like any other Danish man.. No exceptions, no ego, no nato-chief appearance. The program covered his quotations from his earlier political speeches. It was cool to see what he experienced as a leading politician. He was giving a speech about Europe after the Fall of Berling Wall. He makes sense and he is very clear about what he is saying. I also like the fact that he was in high school’s politics group then he studied economic and he knew what he liked best, what he was passionate about. I always respect people who go a direct career path without derailing themselves. The presenter took him to his childhood days, to his parents’ house, to his highschool. It left a smile on my face that also in Denmark, there was this farmer’s son going to big city school and feeling strange among the rich kids. Him working hard to catch up with them.. Him studying danish nudansk book to learn more words.. He was modest but when he spoke about ideas, he looks really convincing.

Oh I must write how the programme ended:
The speaker says ‘Tak, Anders!’.. He answers back ‘Selv tak. Det var spændendt”
I cannot imagine a dialog like this in Rize:
- Tesekkurler Recep
- Yok asil ben tesekkur ederim heyecanliydi..
Or
- Thanks Barack..
- Oh I thank you.. It was exciting..
No Mr President or no surname.. Just his firstname!
And after saying these modest words, he jumps on his bike..
Surprising to see such modesty.. Danish culture is interesting in many ways. This is one of the things I find impossible to imagine in a different context whether it is in Paris or Osaka or Rome or Washington..
aradaki fark
Bugun gayet politik gidiyorum post’larda ama deginmeden edemicem:
Asagidaki bayan Danimarka’nn Enerji ve Iklim Bakani, Connie. Bisiketinde poz vermis, herhangi bir Kopenhagli kadin gibi. Kendine verilen yilin bisikletcisi odulunu Senegalli bisikletcilere hediye etti.Azimli, aktif ve Aralik 2009′da Kopenhag’da yapilacak COP15 te (Birlesmis Milletler Iklim Konferansi) uluslararasi destek almak icin cok calisiyor. 

Burada da Turkiye’mizin cicegi burnundaki Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakani, Taner Yildiz:

Kayserili is adami. 4 cocugu varmis. Evet, tabii, Cumhurbaskanimizin dostu’ymus (bkz.) Hayir, sakalini kesmeyecekmis.
anna karenina yi animsadim
Tolstoy’un untulmaz karakteri benim aklimda tabi ki hep Sophie Marceau olarak canlaniyor. Asker sevgilisi Vronsky de tabi ki Sean Bean. 1997 yapimi olan film bence gayet basariliydi ve duygulanmadan , dusunmeden, heyecanlanmadan izlemek imkansiz.
Beni en cok huzunlendiren sey, Anna Karenina’nin mutsuzluk surecine girmesi ve hep dibe dogru ilerlemesidir. Sevgilisi icin cocugunu terk etmek zorunda kalir. Bunu yapmayi kendi secmistir. Ve toplumu karsisina alip oglundan uzaklasinca, ASK’in tek basina doyurucu olmadigini fark eder ve hayalkirikligina ugrar. Ask’inin gucune karsi supheler duymaya baslar. Bu arada sevgilisi toplumda dislanmaz, her zamanki aktif sosyal hayatina devam eder. Anna Karenina’nin cani sIkIlIr evde yalniz kalmaktan, sevgilisinin bir sosyal aktiviteden gelmesini beklerken.. Beni artik sevmiyosun diye huysuzlanir. Mutlu degildir. Ici acir. Kalbi acir. Cocugunu ozler. Topluma karisabilmek ister ama o gunlerin Rusya’sinda esini ve cocuklarini terk edip sevgilisiyle birlikte yasayan bir kadinin yapmasi gereken eve tikilmaktir.
Sonucta ben de Danimarka’da yalniz sayiliyorum – eger Morten yanimda degilse.. Bu aksam AC/DC nin konserine gidecek is arkadaslariyla. Ve ben evde yalniz olucam. Annem, kardesim, arkadaslarimdan uzaktayim. Ve icimden mizmizlanmak, sitemde bulunmak ve sikayet etmek istiyor. Bu durumda kendime sikayetlerimi gonderiyorum. Prensibim bir insan icin bir fedekarlik yapacaksan bunu asla o kisinin basina bir gun kakma.. Fedekarligi yapan sensin ve bu sadece seninle yasamali. Karsilik beklememelisin. Konserde eglenmeli ve is arkadaslariyla iyi zaman gecirmeli o sonucta. Sevgi bu degil mi? Bencilligi elimine etmek. Bu blogu takip edenler Kopenhag’i ne denli sevdigimi bilirler. Avrupa’da calismamin avantajlarini hep takdirle anlatirim. Ama iste bazi Cuma aksamlari, hava da bulutlu ve gipgriyse… Ofisteki tek yabanci sensen.. 30 kisinin icinde Danca yi konusamayan tek kisi sensen.. Ve ofistekileri de oyle pek sevmiyorsan.. Aksama planin yoksa.. Iste o zaman insan kendini Anna Karenina gibi hissediyor.
Su hava biraz duzelse de icim acilsa biraz ufff…
Danimarka ve kurallardan gina gelmesinin dogalligi
Yeni ev aldik diyorum ya, en cok yapmayi isteyebilecegim iki sey YASAK cikti:
1) kedi, kopek beslemek yasak
2) uydu alicisi icin anten kullanmak yasak
Turkiye’de her yerden YASAK kelimesinin cikmasina sinir oluruz. Ama kurallari delen mutlaka olur. Burda kurallar varsa delme sansin yok. Kontratta yasak diyor ya artik kedi de yok evimde oturup Turk kanallarini izleme luksum de yok.
O kadar borca gir mortgage al, kendi evine bi uydu anteni takama.
Yani bunun neresi mantikli? Insani daha tasinmadan sogutuyolar…
Mesela biz bu evden cikip yurtdisinda yasarsak belli bi sure bu evi elimizde tutma hakkimiz var.
Iki yil kaldik diyelim, bizi Danimarka’dan arayip evinizi elden cikarin deme haklari var.
Ben bu evi belki de kiraya veremezmisim. Bunu sitenin yonetim kuruluyla goruscekmisiz zamani gelince.
Kendi malin icin bu kadar sinirlama nasil getirebilir bi devlet? Yani bu Amerika’da Turkiye’de tolere edilmezdi eminim!
Turkiye’nin herkes kendi halinde ozgurlugunu ariyorum!!
Sanki ben uydu anteni takip Kanal D’yi izlersem soyle bi goruntu olcak:

PS: Bugun ise bisikletle geldim! 32 dakika! Elbiselerim ucusa ucusa :)
Hurriyet- YB’ye yazdigim email
Bugun Hurriyet Gazetesi’nde kösesi olan Yalcin Bayer’in “Almanyalı Türkler dert küpü” baslikli yazisini okudum.
Sorun oldugu, Avrupa’da yasayan 5 milyon Turk’u kapsadigi acik. Buna kimse sasirmaz. Ama YB’nin yazisi aglamakli. 40 yildan beri yazarlar, siyasetciler tarafindan devam ettirilen edebiyat aynen tekrarlaniyor.
Yazik onlara, dislanmislar, vs vs… Yani artik uyanalim ve bu aglamakli, ezik ruh halinden cikalim.
Ben de hassas oldugum konulardan biri oldugu icin ve kendisi olaya yeni bi bakis acisi getirmedigi icin emaille Yalcin Bayer’e ilettim.
Iste onun yazisinin linki: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/10862943.asp?yazarid=42
Iste benim yazdiklarim:
Almanya’daki ve Avrupa’daki Türkler ile ilgili yazinizi simdi okudum ve hayalkirikligina ugradim.
“Avrupa’da yabanci, Turkiye’de gurbetci – iki arada bir derede…”
Bu sozler artik 60′li yillarda kalmis olmali.
Eziklik duyarak, “asimile oluyorum eyvah”, “cocugumun Turkce’si ne olacak”,
“oglum Alman’la evlenecek”, “bizi adam yerine koymuyorlar” ve nice korku. Bu eziklik kac kusak daha devam edecek?
Danimarka’da bi kadinla tanistim. Ailesi 60′li yillarin basinda Konya’dan tasinmis. Daha dogrusu 10 yillik bir surecte butun köy
Türkiye’den buradaki 150bin kisilik bir sehre göc etmisler. Kendi 3 yasindan beri burada, Turkcesi kötü. Evlendigi adam aile birlesimiyle Konya’dan gelmis.
ve bir kelime Danca bilmiyor. Ögrenmiyor. Cocuklari, yani ucuncu kusak evde uydudan Turkce TV izliyorlarmis.
Burda kendilerini yabanci gibi hissediyorlarmis. Neden aileler cocuklarina bunu yapiyor? Cocuklari aci ceksin, okulda basarisiz olsun,
sosyallesmesin, cetelere uye olsun, entegre olmasin, donerci, manav yolunda devam etsin diye mi?
Gazateciler olarak gurbetci gordugunuz Alman, Belcika pasaportu tasiyan Turk asilli kisilere
“yazik size, sahipsizsiniz” diye acimak, kendine acima duygusu asilamak yerine, “guclu olun egitim alin,
dili mukemmel ogrenin, calisin, iyi isler bulun” diye motivasyon vermeniz daha dogru olmaz mi?
Bilgi caginda kendine acima/acindirma yerine yapacak cok daha fazla sey var!
Burda is bulmak isteyen Danimarkali masterini tamamlamak zorunda, Danca yaninda Ingilizce, hatta bir iki dil daha bilmek zorunda.
O zaman is bulup duzgun bir hayata sahip oluyor. Neden Turk genci bunlardan muaf tutulsun? O da calisacak.
Neden ailesi istiyor diye kendi sinif arkadasi Danimarkali kizla evlenmek yerine liseyi bitirip Sivas’tan bi kizla görücü usulu evlensin?
Sizin yazdiginiz yazi 60′li yillarda buralara göcen su anki dede’lerin agzindan yazilmis.
Kontrolu kaybettigini hisseden, kendine aciyan bir babanin sesini duyuyorum.
Oysa genclere farkli bir yazi yazmaniz lazim. Siz orda dogdunuz, oranin pasaportu, avantajlari var elinizde.
Kendinizi egitiminize adayin, calisin, cok calisin, zekanizla kisiliginizle on plana cikin, yeni bir kusaksiniz guclu olun demeniz lazim.
Yani Almanya’da Mark zamaninda aldiklari issizlik parasiyla gelip Turkiye’de guneyde yazlik alip, Alman pasaportuyla
gayet rahat yasayan insanlarimiz simdi rahat devri bitti diye uzulmemeliler. Aileler cocuklarina sistemden sikayet etme
yerine hayatta kalmanin durust ve calismaktan gecen zor yanini ogretmeliler.
Artik gencler bilgi’nin gucunun Turk asilli olmaktan, Bosnak ya da Polonyali asilli olmaktan daha buyuk oldugunu
kabul etmek zorundalar. Calismak zorundalar.
Degisime karsi direnmenin anlami yok. Yeni bir ulkeye tasinildiysa, oraya yerlesildiyse kendi kabugunun icinde
aci cekmenin anlami yok. Degismeyi gurur meselesi yapip dili ogrenmeden, sadece Turklerle Afganlarla arkadaslik kurup
orda mutlu olmanin imkani yok.
Gidin lutfen bir kez Pegasus’un Kopenhag-Istanbul ucagiyla seyahat edenlere bakin. Cogunluk en az 40 yilini Avrupa’da gecirmis gibi
mi gorunuyor yoksa inatla degisime direniyor gibi mi gorunuyor?
Ben buradaki Turklerin durumuna cogu zaman uzuldugum icin ama yapici olmayi sectigim icin bu yaziyi yaziyorum size.
Ben Danimarka’da 6 aydir yasiyorum, 28 yasindayim. Aile birlesimiyle geldim, esim Danimarkali ben de Izmir’liyim.
Memur cocugu oldugum halde burs kazanarak hem Bilkent’te hem de Fransa’da okuma sansim oldu.
Danimarka’da daha oturma iznim bile onaylanmadan cok hizli is buldum ve gayet iyi bir sekilde entegrasyon surecim devam ediyor.
Dil kursuna gidiyorum. Sinifimda Kübali, Cinli, Litvanyali, Yunan, Alman, Hindistan’dan gelen ve entegre olmak icin var gucuyla calisan arkadaslarim var.
Kurallar herkes icin esit. Herkes dili ogrenecek. Herkes elinden geleni yapacak. Ve yapiyor da. Kimse bana sen Turk’sun
buraya ait degilsin, calisamazsin demedi. Ben egitimin gucune, dil bilmenin gucune inaniyorum. Ve bunun yurtdisinda yasayan Turkler icin ilk onemli
adim oldugunu savunuyorum.
gazete
Turk gazetelerinin internet sayfalari her gecen gun bayagilasiyor. Besinci sinif tabloid gibi gorunuyor ozellikle hurriyet ve milliyet. Pornoya varan icerige verdikleri artan onem beni hala sasirtmaya ve midemi bulandirmaya devam ediyor. Resimli haberlerin 1/6 si yurtici haber, 5/6 si magazin/komik/ilginc haber olarak degisiyor (sarhos yakalandilar-mankene ahlaksiz teklif-muro’nun rus guzeli gibi uyduruk-seviyesiz haberler). Turkiye’de bulunmadigim icin gazeteleri internetten okuyorum ve gittikce dusen seviye karsisinda uzulmeden edemiyorum. Sanki esquire’in sayfa duzenleyicisini “sen bu isi biliyosun” diye bu kadar cok okunan gazetelerin anasayfa ve icerik doldurma haklarini vermisler. Peki Bekir Coskun, Cetin Altan, Can Dundar, Oktay Eksi, Ece Temelkuran gibi isimler nasil bu internet sayfalarinin durumuna karismiyorlar anlamiyorum. Ben utanirdim. Resim haberlerin hemen altinda mutlaka bikinili, sarhos, pornomsu bir haberler serisi yer aliyor. Sabah yine Hurriyet, Milliyet, Vatan Gazetesi gibi gazetelere gore biraz daha seviyeli. Bu konuda kendini birakmayan Radikal Gazetesi ise su an hepsi icinde tek sinir bozucu olmayan. Fotograf galerileri seviyeli, anasayfa haber agirlikli. Yurtdisi haberlere de agirlik veriyorlar. Buyuk gazete diye gecinenler ise yurtidisi haberlerini unutuyorlar/ atliyorlar, kaynak belirtmeden yayinliyorlar. Igreniyorum. Ancak bakiyorum da Milliyet ve Hurriyet en cok okuyucu yorumu alanlar. “Buyukgazeteler”in kendilerini bastan asagiya yenilemeleri gerekli.
Yabanci
Bugun Sivas’tan Danimarka’ya goc etmis bir ailenin “kadin reisi”yle tanistim. Zeliha su an 36 yasinda ve henuz 5 yasindayken Horsens’a gelmis. Sonuc olarak 40 yildan beri Danimarka’ya tum akrabalari tasinmis. Turbanli. Jobcentre’da calisiyor. Uc cocugu var, en buyugu 21 yasinda. Yani daha 15 yasindayken ilk cocugunu dogurmus. Morten’in annesine ve Britte’e Turkce konusunda destek oluyor. Kendisi hic okulda Turkce ogrenmemis halbuki ve bildigi agir Sivas aksanli Turkce kulaktan dolma. Ancak issiz esi her gun evde cocuklarla oturdugu ve Turkce’den baska dil bilmedigi icin evde Turkce hakimmis. Gecenlerde DR1′de yayinlanan Sivas’tan gocu anlatan filmi izleyip izlemedigini sordugumda “hayir” dedi, “cocuklar bana Danimarka kanallarini izletmiyorlar ki!”. Demek ki evde Turk kanallari, atv, diziler, futbol maclari izleniyor. Sonra ekledi “biz burda yabanci gibiyiz, Turkiye’ye gidince orda da yabanci gibiyiz”. Ben ogle yemeginde bize davetli oldugu icin “evet-zor” demekle yetindim. Oysa, demek isterdim ki “sen cocuklarina biz yabanciyiz, burali degiliz dersen hicbir zaman entegre olamazsiniz ve Turkiye her zaman imaj problemi yasar”. Ona bir ders vermek, kulturle, dille, tam uyumla entegre olmaya calismazlarsa her zaman ekonomik ve sosyallesme problemleri yasayacaklarini anlatmak isterdim. Ama mumkun olmadi, ortamin gerginlesmesine sebep olmak istemedim. Bu kadar Polite olmaya gerek yok her zaman ama iste yine ogretemedim bi seyleri birilerine.
Ne aci ki Avrupa’da yasayan cogu Turk entegrasyonu taviz olarak goruyor hala. 40 yil sonra bile. Ve tum Sivasli akrabalar Danimarka’da kucuk bir ilde, Horsens’ta toplanmislar. Hayat ne ilginc olmali ilk buraya gelen kusak icin. Koyden ucaga binmeleri, gumrukten gecip ilk adim atislari buraya.. Ve hala genc kusaklarda o korkunun, o savunma mekanizmasinin izleri duruyor.
Babamin Giresunlu oldugunu soyleyince bana Horsens’a yeni gelen ve imam ve esinin de Giresunlu oldugunu soyledi. Gulumsedim ama bir gercek ki Danimarka’ya gelen ve insanlarin beyninde olumsuz dusunceler yaratip irkciliga, sosyal ayrimciliga sebep olan imamlarin nerden geldiklerinden cok bir an once geldikleri yere geri donmeleriyle ilgiliyim sanirim. Ve bunu soylememe imkan yoktu.
Konuyu degistreyim. Bugunlerde sasirdiklarim:
Evita fiminin, Antonio Banderas ve Madonnali olan, rock muzik kurgusunun berbat olmasi. Eva Peron’un genclik yillarinda neredeyse bir erkek avcisi gibi gosterilmesi, eger gerceklik payi varsa, Eva’nin oyle biri olmasi…. Arjantililer’demi Hollywood’un senaryo uyarlama ekibinde mi problem var…
Mozart’in 35 yasindayken oldugunu az once dinledigim CD’nin uzerinde gorunce tekrar hatirlamam.. 35 yas.. Ve hala dunyanin hery yerinde konservatuarinda onun parcalari calisiliyor, Sabine Meyer gibi biri mesela Mozart’i yorumlayarak para kazaniyor, hayatinin anlamini buluyor. Mesela kritikler bir muzisyeni Mozart’i iyi caldigi icin ovuyorlar. Oysa Mozart tum bu yorumculardan cok daha gencken, yoksulken, maddi imkansizliklarla ve cagin (1756-1791!!!!!) problemleriyle bogusurken yaratmis. Yaratmak… Ve o ilelebet hatirlanacak iste.. Dunyanin tum ulkelerinde taniniyor ve sadece 35 yasina kadar yaratabilmis. 1756′da dogmak nasildi acaba… Onun yarattiklarini calisip calanlar ona telif hakkini 1780′e gonderebilselerdi keske. Ne kadar uzatabilirdik Mozart’in hayatini?
Ayrica bugun Morten’in Odense’den arkadasi Thomas’la bulustuk. Bir radyo deneyini anlatti, canli yayina baglanan kisiyi radyoda calisanlar 5.separation degree’yle tanimaya calisiyorlar. Ve arayan herkes tanidik cikmis. Ya Danimarka cok kucuk gercekten de ya da bu degree’ler gercekten dogru! Ve ben 6 degrees olarak biliyordum, neden Thomas 5 degree olarak biliyor acaba. 5 dereceyi bi ara arastirmam lazim ama simdi gec oldu. Sonra bakarim.
Sunday
From many th
ings to do, I choose to stay home and add new pictures on fotokritik.com. I have got a portfolio and I have so far only 2 pictures there. It is frustrating that we can add 1 new picture in 72 hours. So the process is long and one has to wait 3 days for a new upload. I hope people will vote to my butterfly picture that I just uploaded.
Last night, we finally watched Dark Knight at the movietheater. It was a brilliant movie. The Joker, Heath Ledger played so great. Amazing performance. The way he licks his mouth while talking, touching his hair, staring, making jokes, everything about him was scary and gicik. I also liked the plot and the dilemmas in the movie. For instance, the factor of chance, if the boat of “innocent” people should explode the bomb in the prisoners’ boat and etc. I liked the intelligently written script very much. Besides, there were like 2-3 stories in the movie, so you sit there 2.5 hours and you think the money is worth it because you get a lot for your money. I also liked the fact that there were three interesting characters, Harvey Dent- Joker-Batman. It is not like one of those of movies where you have to follow two main roles. I liked each of these characters’ contribution to the story. Aaron was cool & handsome, I do not remember any other movies with him but I am sure we’ll see him many more times. Heath Ledger is a big loss for the cinema. He was proving himself as a real actor, and getting rid of the goodlooking Australian fellow image.. He was a good artist, big talent, and he died so young. While watching his amazing talent on the big screen, one keeps thinking about “is he really dead, this guy!”. I did not like Batman’s voice though.. It sounded so articificial, mechanical. Michael Caine, Morgan Freeman were impressive too. Christian Bale, yeah but don’t know something is missing about him.
I rated 8 on imdb.com, instead of 9-10. Because it already is on third place in top250 and I don’t want a new movie to pass movie classics such as The Godfather or Taxi Driver. So unfortunately I had to vote less than the movie was worth.
In Turkey, if you watch this movie it will cost you 12 ytl – here in Denmark it is 25-30 ytl per person. Crazy. Going to movies is a regular activity in Turkey and a luxury in Denmark.
Göç (1961 -…)
Dun aksam Lene’nin DR2′den kaydettigi Turk-Danimarka ortak yapimi olan bir film izledik. Film sanirim Sivas’in Sivrialan (Asik Veysel karakteri nedeniyle oyle oldugunu saniyorum, acikca soylenmiyor) koyunde geciyor ve bir cocugun basindan gecen anilarla ailenin Danimarka’ya goce mecbur kalisi anlatiliyor. Iyi yapilmis, surukleyici bir film degil. Baba-ogul konusmalari klise ve birbirinden bagimsiz, bir yere gitmeyen anilar silsilesiyle sanki bitmeyecek bir hava veriyor dogrusu. Ic Anadolu’nun kurak kirsallarini izlerken, ailenin cehaleti, birbiriyle kaba ve kirici surekli azar modunda gelisen diyaloglar icimi burksa da filmin Asik Veysel’in “gidiyorum gunduz gece” sini calidigi kisim, kardes Nazli’nin olumu uzerine imam dedenin torunu için selah okumasi ve tabutun karanlikta tasinmasi sahneleri duygusal acidan etkileyiciydi benim icin. Nuri Bilge Ceylan’in dedigi gibi “yalniz ve guzel ulkem” e uzuldum icimden..
Danimarka’dan tatile gelen bir koylu gunde 18bin tavuk kestigini, tik-tak isleyen sistemi neredeyse ovunerek anlatiyor berberde. Binlerce insan ailesini, topragini, hayatini geride birakarak uzaklara surukleniyor. Film ne yazik ki goc eden ailenin Danimarka’da “tutunabilmek icin” nasil bir mucadele verdigine deginmiyor.
Ve bugun goc ile ilgili birkac bilgi topladim..
- Öncelikle Türkiye 1960’lı ve 1970’li yıllarda ithalatta ikameci bir sanayileşme politikası gütmekteydi ve ekonomik gelişmenin önündeki en önemli engellerden biri ödemeler denge-sindeki açık olarak görülüyordu. Bu nedenle o zaman için ihracatı ve turizm gelirleri düşük olan Türkiye için işçi dövizleri önemli bir potansiyel kaynak oluşturuyordu.
- Ozellikle tarımda sanayileşmeye geçmenin getirdiği işsizlik sorununun bir ölçüde yurt dışına iş gücü göndermekle azaltılması planlanıyordu.
- Yurt dışına gönderilen işçilerin yurda dönüşlerinde çeşitli beceri ve niteliklere sahip olacakları ve bunların yerli sanayiye katkısı olacağı hesaplanıyordu.
Rakamlar:
- Türkiye’den Federal Almanya’ya göç 1961 yılında - İş Gücü Alımı Anlaşması’yla başlamıştır.
- Ilk yıllarda yavaş olarak ilerlediyse de, 1963 yılında Türkiye ve Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında imzalanan Ortaklık Anlaşması’ndan itibaren ivme kazanmıştır.
- 1960’lı yıllarda başlayan Türk göçü, 1973 yılında işçi göçü alımının durdurulmasıyla 1974’ten sonra aile birleşimi yoluyla göç yoğun bir şekilde gündeme girdi ve bununla birlikte işçi göçü nitelik değiştirmiştir.
- 1980’li yıllarda da devam eden aile birleştirmeleri ile 1990’lı yıllarda büyük ölçüde tamamlanmıştır.
- Turk nufusu: 1961 yılında Fed. Almanya’da 6800, 1975 yılında ilk defa 1 milyon, 1998 yılı itibariyle de 2 milyon sınırını aşti. 1999 yilinda Alman Vatandaslik yasasinda yapilan degisiklikle ozellikle Alman vatandasligina gecen Turklerin sayisinda da onemli artis olmaktadir.
- Bugun Almanya’da yasayan Turkler’in %32 si Alman vatandasligi statusune sahiptir. Uc milyona yakin Turk Almanya’da yasamaktadir (Alman nufusunun %3 u)
(kaynak ve cok daha detayli bilgi :Almanya’daki Turkler – http://www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/ANADOLUNUNSESI/164/T20.htm ve http://www.konrad.org.tr/Medya%20Mercek/13faruk.pdf)
Yorum Yapın
Yorum Yapın
Yorumlar (2)